HOW TO SHOP

1 Login or create new account.
2 Review your order.
3 Payment & FREE shipment

If you still have problems, please let us know, by sending an email to support@website.com . Thank you!

SHOWROOM HOURS

Mon-Fri 9:00AM - 6:00AM
Sat - 9:00AM-5:00PM
Sundays by appointment only!

CREATE ACCOUNT

FORGOT YOUR DETAILS?

YAZILAR

Mantuar



Bu coğrafyanın bize sunduğu yaşanmışlıkları dinleyen hemen hemen herkes bir masalın içinde bulur kendini. Derin kökleri olan, gelenekleri ve görenekleri ile bu çağ için kabulü zor olan bir resim ortaya çıkartır güneş ülke Anadolu. Modern dünya da pek çok ülke yitirdiği geleneklerine yana dursun Anadolu unutmadığı ve yaşattığı pek çok geleneği ile yüksek bir dağda yakılmış ateş gibi dünyaya aydınlık serper. Yaşanılan coğrafyada kültürün önemli parçaları olan gelenek ve göreneklerinin unutulması bölge insanının kıtlık yaşaması ile eş değer benim için. Bedenden ziyade ruhu beslemek daha hatırı sayılır iştir zira. Ruhun derinlerine inmek ve izin vermek gerekir sevgiyi bulmak için. Sevginin sularından içmeyenler ne yaşarlarsa yaşasınlar huzursuzdurlar ve bu duygu sirayet eder önce yakınlarına sonra tüm topluma. Kültürü ve gelenekleri yaşatan, ortaya çıkaran insanlar bunu sevgi ile yaparlar. Yaşattığımız pek çok gelenek hem ruhumuzu hem Anadolu'yu besler. İşte bu geleneklerden bir tanesi de Anadolu'da baharın gelişini müjdelemek için yapılan bir kutlama "Mantuar" geleneği. Mübadele yani 1923 yıllarında Nevşehir iline göçen muhacirlerin yüzyıla yakın bir süredir devam ettirdiği köklü bir gelenek bu. Yediden yetmiş yediye herkesin katıldığı, eli öpülesi büyüklerinin genç kuşaklara aktardığı zenginliğimizdir.

Geleneğin vazgeçilmezi çocuklar bir evden aldıkları küp ile mahalleyi kapı kapı dolaşırlar önce. Tatlı dillerinde hoş bir melodi ile hep bir ağızdan söylerler "mantuar mantuar..."diye. Her gittikleri kapıda evin sahibi karşılar onları ve kendine ait bir eşyayı küpün içine bırakıverir usulca ve artık bu onun niyetidir. Duasını ve dileğini söyler sonra" Bahar bize, memleketimize ve dünyaya bolluk bereket getirsin. "Çocuklar bu dileğe "âmin" diyerek cevap verirler. Herkesin gönlü güler o an ve siretler suretlere yansır. Gidilen her kapıda niyetler (şahsi eşyalar) toplanır ve iyi dilekler tekrarlanır. Küpün içine konulan eşyalar o akşam vakti, bir gül ağacının altına kırmızı bir duvak ile gömülür. Ertesi gün herkes meydanda toplanır. Çoluk çocuk, genç, yaşlı birlikte yemek yapılır, yenilir hasbihal edilir. Yeni bir yılın başlangıcı olarak kabul edilen bu zamandan beklenilenler konuşulur belki de. Birbirinden hoş oyunlar oynanır ve etraf gerçekten bir bayram yeri gibidir.

Hazırlayan Nilgün Esin


Kaynak - TRT HABER Digital Dergi


Kamera Arkası



Balıkesir'in Dursunbey ilçesinde çekim esnasında düşündüm. Bugün yüzüncü bölümü çekiyoruz dile kolay yüz bölüm olmuş. Seksen bir ili, beş yüz ilçeyi ve bir o kadar da köyü dolaşmış biri olarak (mera otlak ve yaylaları saymıyorum) ne çok anı biriktirdim ceplerimde. Farklı şehirler, insan hikayeleri, bu yaşanmışlıklar ve elbette güneş ülke Anadolu yüreğimi ve beni besledi. Bir kalbim vardı şimdi bir de tüm yaşananları daha olgun karşılayabilen bir yüreğim var. Ne çok şey öğrendim, ne çok şey biriktirdim. Çok şükür.
Düşündüm madem yüzüncü bölüm elbet bu sürede çekim esnasında da çok şey yaşanmıştır. Dünden bugüne kamera arkalarına baktım ve bana en çok sorulan sorulardan biri olan " Bu kadar çok gezen biri olarak en çok başınıza ne geliyor?" Sorusunun bir çok cevabından birini buldum.

Hazırlayan Nilgün Esin


Kaynak - TRT HABER Digital Dergi




Gözlerinin içindeki ışığa bakın ve çocukluğunuzu hatırlayın

Eşit eğitim göremeseler de, çoğu iyi beslenemese de, ailelerine maddi katkı sağlamak için çalışmak zorunda kalsalar da, çoğu zaman şiddetin parçası olsalar da hepsi kuş kanadında olan masallar gibi öyle güzellik katarlar bu dünyaya.

Uzandığı yerden aldığı küçük bir taşı dereye attı. Suda halka halka yayılan güzellikle birlikte çocuğun şaşkınlık ve sevinç içeren kahkahası, kulakları sağır edecek ama bir o kadar da içten ve hiç rahatsız etmeyen çığlığı... Bir an benim yüzümde beliren kocaman bir gülümseme ile o an göz göze geldik. Yine o ince su gibi sesi ile bir çığlık daha attı "Babaanne senin kızın gelmiş buraya hani o sırtında çantası olan gezen abla varya o işte." Sonra tekrar gözlerimin içine bakıp sıcacık gülümseyerek koşar adım uzaklaştı dere kenarından ve benim yanımdan. Bir kez daha anladım ki güneş ülkesinin çocukları da büyüklerin vesilesi ile bizleri izliyor, Anadolu'nun hikayelerine ortak oluyor.

Aklıma geldi o an Muhsin Ertuğrul'un önerdiği gibi bir Çocuk Bakanlığı kurulsa ve gözlerimizi onlara çevirsek ne çok şey görebileceğimizi tahmin ediyorsunuzdur. Büyükler yani biz çoğu zaman sıkıcı ve kibirli olabiliyoruz. Oysa bildiğimiz gibi onlar yani çocuklar bu dünyanın neşesi. Ne kibir, ne bir yalan, ne de incitici bir söz. İçtenlik ve samimiyet bir çocuktan duyabileceğiniz, görebileceğiniz hepsi bu. Nasıl baktığınız da önemli elbet onların gözlerine ve yüreklerine. Eşit eğitim göremeseler de, çoğu iyi beslenemese de, ailelerine maddi katkı sağlamak için çalışmak zorunda kalsalar da, çoğu zaman şiddetin parçası olsalar da hepsi kuş kanadında olan masallar gibi öyle güzellik katarlar bu dünyaya. Çekimlerde başınıza gelen en güzel olay ne diye sorulduğunda aynı cevabı veriyorum çoğu zaman çocukların bana gülümsemesi hatta beni tanımaları. Biz bu program ile elbette her kesimden insanla buluşmak istiyoruz. Köyde, kentte, büyük şehirler de pek çok kişinin evine konuk oluyoruz televizyon sayesinde. Ama benim en çok istediğim izlendiğimiz o evlerde çocuklarının da o saate ekran başında bizimle olmaları. Gördüğüm kadarı ile çocuklar yaptığımız Anadolu programını takip ediyorlar ve en az büyükler kadar gelenekleri, ritüelleri, hikayeleri beğeniyorlar.

Tanışıp sohbet etme şansımın olduğu çocuklardan öyle sorular geliyor ki. "Nilgün abla boğa indirme geleneği devam edecek mi?" "O yaşlı semer ustası neden az para kazanıyormuş. Eşekler yok mu onun olduğu yerde yada eşekler artık semer kullanmıyor mu? " " Osmanlı evlerinden neden yok artık, yapan usta ölmüş mü? Bizim oturduğumuz bu evler çok küçük."

Hazırlayan Nilgün Esin


Kaynak - TRT HABER Digital Dergi





Onlar Her Gün Ekmek Parası İçin Yerin Metrelerce Altına İniyor.

Bu programla birlikte pek çok zor işe ve elbette bu işlerin meşakkatli süreçlerine şahit oldum. Anadolu insanı, çoğunlukla çocuk yaşlardan itibaren, kırık bir tebessümle kendini ya toprakta ya da başka bir işte çalışırken bulur. Üretmek zor bir iş olsa da Anadolu’nun ışık yüzlü insanları, bilir üretmek ve hizmet etmekten zarar gelmediğini. Alın teri ile helal kazanç derdindedir hep. Kimi zaman istediği mahsulü alamasa da kimi zaman istediği paraya satamasa da kimi zaman öngördüğünden daha az iş yapsa da… Ne olursa olsun durmaz; yoluna ve üretmeye devam eder. Cefasını da çeker, sefasını da sürer. Ancak öyle bir meslek ve o mesleğin öyle cefakar insanları var ki; beni yüreğimin derinliklerinden etkiler. Bu yazımda, dilim döndüğünce onları anlatmaya çalışacağım sizlere, kor ateş misali; maden işçilerini…

Günlük hayatlarımızda, bu meslekte çalışan insanlarla karşılaşmamız biraz zordur. Çünkü onların işi, toprağın yüz metre altında hatta daha derinlerinde… Ekmeklerini taştan çıkaran, belki de bir solukta tüm günü tamamlamaya çalışan insanlar onlar… Yüzlerine ve gözlerine baktığınız da korkusuzluğu, sabrı, direnci ve çabayı hissettiğiniz ağabeylerimiz, babalarımız ve kardeşlerimiz onlar… Kaderin amansızlığını değil; imtihanlarını gören ve şükredebilen o kocaman yürekleri tanımak, benim şansım oldu. Hayatlarımızı, yaşadığımız ve tanıklık ettiğimiz acılar aydınlatıyor ve ben onlarla yol arkadaşlığı yaptığım için daha aydınlık ve daha şükreden bir kişi olmaya çalışıyorum. Eskişehir’de Lüle taşını, Erzurum’da Oltu taşını, Zonguldak ve diğer bölgelerde kömür madenini çıkarmak için çalışan, toprak kokan hayatlara tanıklık ettim. Bunlar benim gördüklerim elbet görmediğim bilmediğim daha nice hayatlar var yerin altında.

Hazırlayan Nilgün Esin


Kaynak - TRT HABER Digital Dergi




Zaman İnsanın Aynasıdır

Lise yıllarımdı, bir gün ablam gök mavisi gözlerini usulca bana doğru çevirdi ve şöyle söyledi; “Hayranlık ile baktığın bu sihirli cam, bir gün seni de içine çekecek.” Televizyon sevdam esasında daha önceleri, çocukluk yıllarımda başlamıştı elbet ve onlar da bunun farkındaydı. O gün sadece, ailemin latif bir tespitiydi bu. Ablamın, annem ve babam ile birlikte televizyon izlerken kurduğu bu cümlenin, gerçek olmasını düşünmedim de değil hani. Yıllar geçti ve bu sihirli cam beni de içine çekti. Bin yıl okusa da mühendis olamayacak olan ben, iyi bir televizyoncu olabilmek için bin yıl okumaya razıyım şimdi. Ne kadar şanslı olduğumu, bu mesleğin ve bana bahşedilenin ne kıymetli olduğunu, her geçen gün daha iyi anlıyorum.

Kırmızı çıngıraklı sorular

Zaman içinde, ne çok şey değişiyor yaşamımızda ve bir düşünce ummanında buluyoruz, çoğu kez kendimizi. Zihnimizde ise kırmızı çıngıraklı pek çok soru... Benim o, kırmızı çıngıraklı çoklu sorularımdan biri de “Zaman kimin aynası?”… Çünkü zaman herkese farklı yansır, çünkü herkes zamanı farklı yaşar! Kimi insan geçmiş zamanda yaşar, kimi insan gelecek zamanda, kimisi kendi zamanında yaşar, kimi zamansızlık içinde, kimi de geniş zamanda… Bir gün herkes, geçmiş zamana dönüp bakar ve ayna ile yüzleşir. Gelecek ise bilinmeyenin tenhalığında gizlidir.

Hazırlayan Nilgün Esin


Kaynak - TRT HABER Digital Dergi




Anadolu’nun Nazlı Yüzleri

Anadolu’da kadın, üretendir.

“Neyi olmuş Hatice’nin?” diye sordu komşu kadın. “Kül atanı olmuş.” dedi diğeri. “Kül atan” kız çocukları için Güney’de kullanılan, eskiden kalma bir adlandırılış biçimi. Doğar doğmaz bir kız çocuğundan beklenenin ne olduğunu anlatır, bu adlandırma.

Annenin çektiği sancılar ile bir kız çocuğu doğar bu topraklarda ve ardından onun sancıları başlar artık bu dünyada. Kadın olmak, zor iş vesselam. Dünyadaki kadınların da hikayesini yazmak lazım gelir belki ama ben Anadolu’da bakıp gördüğüm kadınları yazmak istedim bu defa, Anadolu’nun nazlı yüzlerini... Anadolu’da kadın; annedir, eştir, gelindir, çiftçidir, çobandır, zanaatkardır, masal anlatandır, ninni söyleyendir, özünde üretendir…

Nedendir bilinmez, doğduğu anda çocuğun kız olduğu anlaşınca suratını asan babalar, kocasına mahcup gözlerle bakan analar görürüz. Oysa işin özü, Anadolu’da “Sağlıklı olsun da ne olursa olsun.” da gizli değil midir?

Belki de anne ve babanın, çevrenin hisleri o an, o kız çocuğunun anlayacağı bir şey değildir. Peki ya sonra, ömrü boyunca neler yaşar, nelerle karşılaşır o kız çocuğu? Her kadının hikayesi ayrıdır. Zordur, Anadolu’da kadının kendini anlatması. Bu yüzden gerçek hikayeyi kimse bilemez.

Anavarza Antik Kenti’nin bekçisi Hatun teyze Uzun zamandır, Anadolu yollarında Anadolu‘yu anlatmaya çıkmışsanız benim gibi, yolunuz toprağa güvenle oturuveren, samimi, elinde bir ipliğin sanata dönüştüğü, dilinde türkünün hayat bulduğu bir kadınla muhakkak kesişir. Öyle hoş hanımefendilerle tanıştım ki yolculuklarımda, ne mutlu bana çok şey öğrendim onlardan, pek çok şey biriktirdim ceplerime, konuşmalarımızdan.

Adana Çukurova’da, Anavarza Antik Kenti’nin bekçisi Hatun teyze mesela... O, tam otuz yıl, Anadolu’nun bu önemli mirasını korumuş. Ömrü zor koşullarda geçmiş. Dünden bugüne eşiyle birlikte neler yaşadığını anlattı. Peki dedim, senin yaşadıkların, senin kendi başına verdiğin mücadele? “Kadın halimle zor oldu elbet” dedi. Kadın halimle demesi, aslında çok şey beklenen kadınlardan, aslında pek çoğunu yapamayacağı düşüncesinin gerçeğiydi elbette ve bu gerçek ona da ağır gelmişti belki de…

En heyecanlanarak ve gözleri ıslanarak anlattığı yaşanmışlığı ise tarlada kendi başına doğum yapması. Taşla göbek bağını kesmiş bebelerinin, kendinden ayırmış onları, bir bez parçasına sarıp evinin yolunu tutmuş, kucağında yavrusu ve sadece kendi ayak seslerini duymuş her seferinde. Geçim derdi sarmış, bırakmamış yakasını uzun yıllar ve Anavarza antik kentinde bekçi olarak çalışmayı kabul etmiş. Derin bir iç çekiyor ve “Çok zorlandım, çok kınandım, elin hamur tutsun, silahı tutamazsın sen, koruyamaz anlamazsın bu işlerden dediler, çok içim yandı ama kulak asmadım, yılmadım.” diyor. Uzun uzun anlatıyor yaşadıklarını, uykusuz gecelerini, görevinin zorluğunu, eş olmayı, ana olmayı ve kadın olmayı… Sonra gülümsüyor “Dinlemedim kimseyi, ne erkekleri ne de kadınları… Çünkü onlar benim gerçek hikayemi hiç bilmediler ya da bilmek istemediler .Mecburdum oysa, yaşamak için mecburdum.” diyor.

Çorum Alacahöyük‘te, bekçilik yapan Hükümet teyze Anadolu kadınlarından en çok aklımda kalan, Çorum Alacahöyük‘te, bekçi olarak görev yapan Hükümet teyze var bir de... “Hükümet” ismini bölge halkı koymuş ona, gerçekten hükümet gibi kadın Zehra teyze… O da uzun yılar bekçilik yapmış. Evi gibi bilip, bu Anadolu mirasını her türlü zorluğa rağmen korumuş. Yetmişini geçmiş Hükümet teyze. Emekli şimdi ama hala gidip dolaşıyor, bakıyor tarihin izlerini taşıyan bu yere. “Zor olmadı mı bekçi olmak?” diye soramıyorum bile, yutkunuyor, gözlerinin içine bakıyorum, anlıyor hemen; “İyiyim şimdi telaş etme. Ama bekçilik yaptığım yıllarda keşke kadın olmasaydım dediğim anlar oldu fakat sonra kızdım kendime. ‘Şimdi senin ne farkın kaldı sana, kadına inanmayanlardan’ dedim.” diyor. Kadın başarır kuzum, istesin her şeyi başarır. Sonra gülüyor, biz bebe doğurabiliyoruz hem de büyük acılar içinde. Sonra onu gözümüzden bile sakınıyor, canımızın içi vatana, bizlere hayırlı evlat olsun diye dualarla büyütüyoruz. Biz kadınlar bunu başarabiliyorsa,başka bir şeyden şüphe etmeyelim. “Eyvallah, hakkını teslim ederiz her işin…” diyor. Mert, yiğit, latif, zarif ve nazlı Anadolu kadınları… Bu nazlı hanımefendilerin yiğitlikleri ve mertlikleri bile “erkek gibi kadın” denilerek ifade ediliyor, Anadolu’da. Oysa kadınların nasıl mert ve yiğit olduğunu öğretiyorlar bize. Kadın olmanın zorluğunu ama güzelliğini, sürekli sorgulandığının ve yargılandığının ama her şeye göğüs gerebileceğini, çoğu zaman sevgisiz büyütüldüğünü ama çok sevmeyi bildiğini, acılara bırakıldığını ama acıya dayanabileceğini, bazen “sadece eve hizmet etsin yeter!” diye düşünüldüğünü ama her alanda isterse en iyi hizmeti verebileceğini ve bunlar gibi nice bildiğimiz öğretileri hatırlatır bize.

Hazırlayan Nilgün Esin


Kaynak - TRT HABER Digital Dergi





Türküler yaşanmışlık kokar, samimidir, içtendir. Bu yüzden gün ışığı gibi Türküler de herkesindir. Ama bilmez çoğu, bir türküde kendinin de saklı olduğunu… Sahiplenmez, bir o kadar kendinden olan bu dizeleri, ezgileri. Herhangi bir melodi gibi, bir şarkı sözü gibi dinleyip geçerler. Hissetmezler. Gönlümüzü anlatan türküdür oysa. Sinemizi delen, efkâra sürükleyen, acılarımızı en derinden hissetmemizi sağlayan, içimizdeki neşeyi, coşkuyu taşıran türküler… Çünkü tüm bunları hakkıyla yaşadığımızda, biz oluruz. Ne varsa bize, insana dair; geçmişten bugüne Güneş Ülke Anadolu söylenen halk ezgileriyle ruhumuzu besler. Çocukluğumuzda kulağımıza çalınan analarımızın su sesinden dinlediğimiz ninniler, sevda ile tanıştığımızda ciğerimizi yakan ezgiler, toprak ve vatan sevdamızı anlatan, yaşanmışlığı aktaran geçmişin emaneti ve ışığı türküler...

M.Ö 500 yılında filozof Thales şöyle söylemiş: “Türkü yakanlar, yasaları yapanlardan daha güçlüdür."

Bu sözü ilk duyduğumda, on beş yaşındaydım ve türkülerin bu gizemli gücünü anlamaya çalışmak, beni heyecanlandırmıştı. O yaştan bu yana, hep türkü dinlerim ama bu sözün kıymetini bu zamanda daha iyi anlıyorum. Çünkü türküler, insanı olgunlaştırıyor. İnsan olgunlaştıkça bir türkünün ezgisinden, yüreğiyle bakabiliyor hayata. Şimdi ben de gönlüm yettiğince türkülerin ezgisini daha iyi anlıyor ve hissediyorum sanırım. Hissetmek, öyle mühim ki çünkü. Ne kadar şanslıyım diye düşünürüm hep. Gezginliğim boyunca Anadolu insanından, bölge halkından pek çoğunu dinlemek bana nasip oldu. Her defasında olur mu? Oluyor. Ciğerime od düşüyor, gözlerim nemden hiçbir şey görmüyor, büyülenmiş gibi oluyorum. Bilen bilir, bana türkü dinletin yeter.

Hazırlayan Nilgün Esin


Kaynak - TRT HABER Digital Dergi





Güneş, Işık ve Rûzgar sizi bekliyor.

Anadolu… Toprağın, havanın, suyun izinde yaşanmışlıklar ve bilinmeyen hikayelerin diyarı. Güzelliği ile insanı büyülemek için filizlenen nergisler, insanı uçsuz bucaksız düşüncelere sürükleyen bozkırlar, gölgesine sığınılan ağaçlar, sarp kayalar, yalansız, sıcacık insan elleri, insana kalbinin yerini hatırlatan aşklar, sevdalar... Her vakit yaşanan acılar, hüzünler ve coşkular... Her seferinde yola koyulduğunuzda, yeni hikayeleri yaşamak, Anadolu'da biz gezginlere bahşedilmiş bir lutûf olsa gerek. Yedi yıl olmuş, Işık Ülkesi Türkiye'yi dolaşmaya başlayalı. Okula yeni başlayan bir çocuğun heyecanı ile devam ediyorum yola. Yedi sene önce öğrendiklerimi hafızamda tutuyor; gittiğim yerlerde, şehre ruhunu ve zenginliğini veren yeni insanlar ve hikâyeler ile bildiklerimi harmanlıyor, daha da zenginleşiyorum. Anadolu'yu daha iyi anlıyor ve hasretimin zaman geçtikçe, büyüdüğünü fark ediyorum.

Peki, neler bekler bizi tüm Dünya'da medeniyetlerin yuvası olarak görülen Anadolu'da? Yola bir kez çıktıysanız; önce şehirden ve alışık olduğunuz gündelik telaşlarınızdan uzaklaşmaya gayret ediniz. Arabanın yahut otobüsün camından bir an gözlerinizi yoldan ayırın ve göğe çevirin. İlk gördüğünüz bir buluta bakın, düş kurmanızı nasıl da istiyor. İmkânınız varsa, hafifçe aralayın otomobilin camını. Geldi mi, toprağın misk amber kokusu burnunuza? Altın sarısı başakların zamanı ise âlâ, yok değil ise üzülmeyin. Her mevsim, sizi çocukluğunuza ya da geleceğe sürükleyecek bir hasret taşır gördükleriniz bu coğrafyada. Hem de kökleriniz ile ilişkinizi kesmeden... Çünkü insanlar kökleri ile bağlıdır toprağa. Eğer gerçekten bu güzel memleketi tanımışsanız, elbet ruhu ile birlikte kökünüzün bu topraklarda olduğunu hatırlarsınız. İşte o vakit, bu ülkeye yapılan haksızlıklara onurlu bir biçimde karşı durur, olan rüzgârın hayli sarsıcı bir fırtınaya dönüşmesine müsaade etmezsiniz. Her gidilen yerin ikliminden nasibinizi alırsınız ve bu sizin yüreğinizi genişletir. Başka hayatların farkına varmak, kendimiz ile yüzleşmenin en iyi ihtimallerinden biridir. Güneş Ülke farkında olmadan, sizi yine sizinle karşılaştırır; hem iyi hem kötü yanınızla...

Hazırlayan Nilgün Esin


Kaynak - TRT HABER Digital Dergi





Herkes, Derinlerde Çok Sevdiği Birinde Susturmuştur Hayatı…

Dostluğa ve aşka izin verdiğimiz, mutluluğa yol aldığımız, ayrılıkları ortadan kaldırabilecek gücü kendimizde bulduğumuz gün; belki daha az acı sarar bedenlerimizi ve vicdanlarımız daha huzurlu olur.

Bu yazımdaki hikayede, bir Aşık'ı yahut Maşuk'u; İkram amcayı anlatmaya çalışacağım.

Van'ın Gürpınar İlçesine bağlı Kuşdağı Köyü’nde çekim hazırlıkları yapıyoruz. Yöre kültürünü ve yapısını dinlemek, hoş sohbetlerine ortak olmak için bölge halkı ile bir köy evinde buluşuyoruz. Taze kır çiçekleri ile karşılıyorlar bizi. Hasbihâl edeceğimiz herkes yerini alıyor.

Gözleri ıslak, bakışlarında ise tenhalık saklı İkram amcanın. Yüzünde içten bir tebessümle:
"Ne istersen sor güzel kızım, anlatırız…" diyor. Sonra bir anda hemen yanı başında oturan diğer yol arkadaşımız İdris amca; “Sen İkram amcana sor. Yarası çok derinlerde, acısı ise hâlâ kalbinde…” diyor. Bu sözlerin ardından, İkram amca utanıyor ama söz çıkmıyor tebessüm eden dudaklarından. Devam ediyor İdris amca; “Çok sevdi, hem de pek çok kişinin cesaret edemeyeceği, sevemeyeceği kadar...” Sevda cesaret ister öyle ya! Bir kez insanın yüreğinin üstüne kondu mu, en sıkı düğümleri çözer, yapılmayacağı yaptırır.

O an anlıyorum, ıslak ve tenha bakışlarının sebebini. İkram amcanın yüreğindeki ateşi, o an görebiliyorum. Çünkü aşk, çeşitli şekillerde yansır insanlara. O tanımı yapılamayacak kadar inceliklerle doludur. Çoğu zaman, kimse tarafından dillendirilmese de insanların üzerinde etkin bir gücü, silinemeyen izleri yani yadsınamaz bir hakimiyeti vardır aşkın/sevdanın.

İkram amcayı incitmeden soru sormak ve hikayesini anlatması için yönetmenim Neşe Hanım ile göz göze geliyorum ve onay bekliyorum ondan. Birbirimize bakıp, hemfikir oluyoruz. Bir an, beni rahatsız eden bir sessizlik hüküm sürüyor. Her zaman huzuru anımsatan sessizlik, bu kez endişeyle karışık bir gürültü koparıyor içimde. O an, yol arkadaşım İkram amcanın sözcüklerle anlatılamayacak ifadeleri, dokunuyor yüreğime. Onun yalnızlığını hissediyorum. Ekibimiz, yol arkadaşlarım ve çekimi izlemeye gelen çoluk çocuk ve köy ahalisi, herkes sessizlik içinde…

Söz konusu aşk olunca, kuşlar da sustu sanırım! Herkes derinlerde bir yerde ya da ince bir sızıyla anılan birinde susturmuştu hayatı. Yaşanmışlığa, sevdaya olan suskunluk bu ve elbet Dengbej İkram amcaya ve onun sevdasına olan saygı. Omuzları çöktü önce, sonra gözlerini yere eğdi usulca, oturma şeklini değiştirdi, bu da onun sevdasına saygısıydı belki. Kısık bir ses ile söze girdi; "Çok sevdim..."

Hazırlayan Nilgün Esin


Kaynak - TRT HABER Digital Dergi



Yol Arkadaşım'dan Alternatif Tatil Önerileri

Anadolu nazlıdır. Kırar, kırılır ama sevindirir çoğu zaman. Başka bir aleme götüren erguvan rengi çiçeklerini takınmış, dev bir ağaç oluverir sonunda. Gündelik telaşlarda göremez, anlayamazsınız güneş ülke Anadolu'yu. Öyle çok şeye tanıklık edersiniz ki bu topraklarda, her gidilen yerin ikliminden nasibinizi alırsınız. Irmak kenarında ürperen bir Nergis, çimene hafifçe dokunsun ayaklarınız. Aşk gibidir Anadolu. Ne kadar gezseniz, görseniz hep hasret kalırsınız. Gidilmeli, görülmeli elbet, halimiz-vaktimiz müsait olunduğunda. Bu yazımda, bir buçuk yılı aşkın süredir devam eden programımızda; bizde iz bırakan, bölge halkı ile hemhâl olduğumuz bir kaç yeri yazacağım. Tatil için ya da iç yolculuğunuz için bir kaç yer diyelim.



Trabzon'a yolunuz düşerse ve dört saatlik bir yolculuğu göze alırsanız, bilinmeyenin tenhalığında bir yere ulaşırsınız; "Erikli Yaylası". Göz alabildiğine yeşil, sisle kaplı dağlar ve size yayla evlerinin kapılarını açacak; sımsıcak, yürekli bölge halkı. Kalmak ya da gitmek, sizin kararınız. Ağustos ayı, en güzel zaman Erikli Yaylası’nın yoluna revan olmak için.



Muğla memleketimizin en bilinen yeridir elbet ancak Muğla'nın ilçesi Milas'da bulunan Akyaka görülmeye değer. Sakin, sessiz, kendi halinde misk amber kokan sokaklarında, modern dünyaya inat, ruhu olan bir yer. Haziran ayından, ekim ayına kadar size ev sahipliği yapacak pek çok otel ve uygun pansiyonlar var. Ya da zamanı siz seçin.



Kastamonu Cide'de çoğumuzun rüyalarında gördüğü gibi bir yer var; "Loç Vadisi". Geniş yemyeşil topraklar... Geçmiş ya da gelecek zaman yok; o an var sadece. Kalacak yer yok ama Cide'ye oldukça yakın, ulaşımda sorun olmayacak bir yer. Aklınızda kalan rüyalar gibi Loç Vadisi de hatırınızda kalacak.

Cide'ye yolunuz düşmüş iken Gideros Koyu’nu da görün isterim. Saklı kalmış bir yerde, sır dolu. Sabah yabani ördek sesleri ile uyanmak ve kaptanı siz olmak şartıyla küçük kayıklar ile Karadeniz de balık tutmak isterseniz; tam aradığınız bir yer, Gideros Koyu. Burada ‘Nurcan Abla’nın Yeri’, hoş bir pansiyon. Ucuz ve rahat edebileceğiniz bir mekan... Sizi, hoş sohbeti ve gülümseyen yüzü ile ağırlayacaktır.

Hazırlayan Nilgün Esin


Devamını okumak için TRT Haber DD Haziran Sayısı'nı iPad, iPhone ve Android cihazlarınızdan indirebilirsiniz. Google Play / AppStore





Acılı Bir Hikaye, Hüseyin Amcanın Mapushane Günleri…

Hüseyin amcanın hikayesi bu...
Sinop ili çekimlerine başlamadan evvel Sinop Tarihi Cezaevi'ni konu almak istedik. Oranın hikayesini bize anlatacak bir Yol Arkadaşı ile tanıştık. Hayatının on üç yılını Sinop Tarihi Cezaevinde geçirmiş, Mahkum Hüseyin Pehlivan.

Anadolu'nun kanayan yarası, kan davası sonucu babasının vurulması ve yaşamını yitirmesi, ardından babasını vuran kişinin ölümü ve açılan dava sonucu Hüseyin amcanın suçlu bulunması.
Demir parmaklıklar ardında geçen bir hayatın hikayesini anlatmaya çalışacağım, elbet sığmaz bu yazıya ama deneyeceğim.
Mahkum Hüseyin amca, Sinop Tarihi Cezaevi’ne girdiğinde yirmili yaşlarında, evli ve iki çocuk babasıymış. Onunla tanıştığımız gün karşımda seksenli yaşlarda gri renkte takım elbiseli, kravatlı bir beyefendi duruyordu.

- "Ne kadar şıksınız" dedim.

- "Ben, on beş yıl cezaevinde olduğum sürede de hep takım elbise giydim, pantolonlarımı hep ütüler giyerdim. Nerede olduğun önemli değil, önemli olan insanın kendine saygısını yitirmemesidir."diye cevap verdi.

Sabahın erken saatlerinde çekime başlamıştık ve akşam saatlerine kadar birlikte olacaktık. Türkçe’yi oldukça düzgün konuşan, son derece kibar ve yüzü her daim gülen bir beyefendiydi Hüseyin amca, yaşına ve yaşadıklarına göre de gayet sağlıklı. Sinop Tarihi Cezaevi’ni dolaşmaya başladık. İlk yattığı koğuş, volta attığı avlu, kırk gün boyunca tek başına kaldığı hücre, güneşi görmeden günlerini geçirdiği zindan ...
On üç yıl dile kolay, yaşayana zor. On üç sene bu cezaevinde kalmış. Ömründen giden bu seneleri geri alması imkansız.

Hazırlayan Nilgün Esin


Devamını okumak için TRT Haber DD Mayıs Sayısı'nı iPad, iPhone ve Android cihazlarınızdan indirebilirsiniz. Google Play / AppStore





Güzel giden av macerası, bir anda kabusa döndü.

Yağışsız bir bölge ararken, fırtınanın ortasına düştük.
Ekibimiz ile çekim için nereye gidilmeli toplantısından sonra, memleketim de o hafta yağış almayan tek yer; Taşeli bölgesi olması sebebi ile Anamur ve Silifke yoluna revan olduk. Anamur çekiminin ikinci günü, meteorolojinin de tahminlerde yanılabileceğini açıkça gördük; çünkü aldığımız bilgiler ile yaşanılan durum örtüşmüyordu. Bölgede bir şiddetli yağmur başladı. Öyle ki; haber bültenleri Mersin ve Anamur için sel haberleri yapıyordu. Bizi poyraz ve yağmur altında, zor geçecek iki bölüm bekliyordu. Anamur bölümünde oldukça zorlandık, neticede çekimleri tamamladık. Silifke'ye doğru yola koyulduk.
Mavi Yengeç Avına Hazırlık
Çekimin ikinci günü, coğrafya dersinden hatırladığım, Göksu Deltası Akgöl'de yol arkadaşım Ali ağabey ile birlikte mavi yengeç avına çıkmak için hazırlıklara başladık. O gün, ara sıra atıştıran yağmura çok da aldırış etmedik, şiddetli poyraz vardı. Ama bir umut geçer dedik. Ve Göksu Deltası’nda çekimlere başladık ( İtiraf edeyim; deniz ve göl ile pek aram yoktur. Hatta yüzmeyi bile bilmem. Öyle ki; suya düştüğüm an biri beni kurtarmaya çalışsa onu da o panik ile suyun dibine çekebilirim, o denli korkarım yani…). Önce Ali ağabey ile buluşma anı çekildi. İlk sorum;
"Poyraz var, alabora olur muyuz?"
"Bu kadar rüzgardan ne olur, hiç bir şey olmaz." dedi.
Fakat Ali ağabey bunu söylediğinde, rüzgarın sesinden onun ne söylediğini tam olarak duyamıyordum.
Vira Bismillah! Mavi yengeç avına çıkacağımız, polyester malzemeden yapılmış, iki kayık vardı. Daha büyük ve ağları içine toplayacağımız kayığa ben, Ali ağabey, diğer balıkçı ağabeyler ve kameramanlarımız; diğerine ise yönetmenimiz Neşe Hanım ve kayığı kullanacak olan diğer ağabey bindi. Fakat baştan itibaren, bu lunaparktaki oyuncaklara benzeyen kayıkların suyun üstünde duracağına, hiç inanmıyordum. Akgöl'ün içlerine, dubalara doğru ilerliyorduk. Otuz dakika sürecek bir yolculuk başladı. Ağları ilk atıldığı yerden çekmeye başladık, mavi yengeçler kayığın içine gelmeye başladı. Şimdiden 400 mavi yengeç takılmıştı ağlara… Bir yandan da poyraz şiddetini arttırmaya ve yağmur yağmaya başladı. Yine de çekime devam ediyorduk. Daha iyi görüntü alabilmek için kameramanlarımız İlhan ağabey ve Koray, iki kayık arasında poyraza rağmen gidip geliyorlardı. Son ağları da sohbet ederek, çekmeye devam ettik. Hatta bir ara yol arkadaşım, tuttuğumuz mavi yengeçlerin bacağını kayığın egzozunda kızartıp; bana ve ekibe ikram ediyordu. İkrardan ve ikramdan dönülmez diye, bize göre tadı pek de hoş olmayan kızarmış yengeç bacaklarını yiyorduk. Ali ağabeyin ve arkadaşlarının yüzünü güldüren 1.000 mavi yengeç… Tanesi 2 liradan satılan, lokantalarda ise 80 liradan menü de müşterilere sunulan, pek çok ailenin geçim kaynağı olan mavi yengeçler... Ve tabi iyice şiddetlenen poyraz...

Hazırlayan Nilgün Esin


Devamını okumak için TRT Haber DD Nisan Sayısı'nı iPad, iPhone ve Android cihazlarınızdan indirebilirsiniz. Google Play / AppStore





“Evin, araban hatta fabrikan olsun ama deven yoksa adın da yok burada!”

“31. İzmir-Selçuk Deve Güreşleri”ne tanıklık etmek için İzmir - Selçuk yoluna revan olduk.
Sayılarla aram pek iyi değildir ama güreşin yapılacağı arenada en az beş bin kişi var. Sabahın erken saatleri izleyici yerini almış. Onların meraklı bekleyişi deve sahiplerinin heyecanı gözden kaçmıyor. Göçerlerin kültüründe, yörük yaşamında devenin önemi büyük, haliyle bu festivalin de... Ne kadar mühim olduğunu anlatmak için bölge halkının bana söylediğini aynen yazıyorum: "Nilgün kızım, buralarda istediğin kadar paran pulun olsun; evin araban hatta fabrikan olsun... Deven yoksa adın da yok burada! O kadar!"

Deve Güreşlerine Uluslararası Basının da İlgisi Var
Ömrümde ilk kez deve ile karşılaştım hem de bu çekimde. Heybetli, çok güçlü bir hayvan... Yalnız şunu söylemeden geçemeyeceğim, çok ağır ve kötü bir kokusu var.

Hazırlayan Nilgün Esin


Devamını okumak için TRT Haber DD Mart Sayısı'nı iPad, iPhone ve Android cihazlarınızdan indirebilirsiniz. Google Play / AppStore




Söylenilen her söze kulak verin bu topraklarda… Burası Güneş Ülke Anadolu.

Asya ile Avrupa'nın birleştiği bu yerde, tarih öncesi çağlardan bu yana pek çok medeniyetin çok kültürlülüğün yaşandığı, ışığa doğru gidilen yer bizim memleketimiz…

Anadolu, pek çok yaşamın olduğu ışık ülkesi. Anadolu demek; farkında olmak demek. Sevmek, duymak, bilmek demek. Çoğalmak, çağa tanıklık etmek; içi içine sığmamak demek ve yüreğinde her türlü acıya dayanabilme gücü olanların yaşadığı toprak demek.

Memleketimiz ve memleketimizin kıymetli insanı pek çok geleneği yaşatmış bu topraklarda yüz yıllar, bin yıllar boyu. Zaman gelmiş kimi modern Dünya'da sadece hafızalarda, yaşanmışlıkta kalmış geleneklerin; kimi unutulmamış yeni kuşağa, 21.yy aktarılmış. "Yol Arkadaşım” programı ile pek çok geleneğe, Anadolu'nun 1.000 yıl öncesine tanık olduk. Daha önce TRT Haber ekranında sizlerle sunduğumuz bu geleneklerden bir kaçını bu sefer TRT HABER DD okurları için derledik toparladık, sizin için kısa bir video hazırladık. İyi seyirler :)

Trabzon'un Erikli Yaylası’nda Yaşatılan Bir Gelenek: "Guza Guza"

Anadolu'da genellikle yağmur için bölge halkı dua eder. Erikli Yaylası’nda halk ‘Guza Guza'ya yani, Güneş Duası’na çıkıyor. Yaylanın çocukları ellerinde yemek kazanı, kapı kapı dolaşıyor evleri. Kuymak için her evden azık istiyorlar, dillerinde dua ve manileri... Hem birlikte oluyorlar hem güneş için dua ediyorlar Allah'a. Topladıkları yiyecekleri birbirine katık edip, Kuymak yapıp yerken, 1.000 yıllık bir geleneği de yaşatıyorlar. Sadece Erikli Yaylası’nda bu gelenek devam ediyor ve biz bunu ilk kez kayıt altına almanın coşkusunu yaşıyoruz ve onlarla birlikte söylüyoruz "Allah 'tan Güneş isteriz hatunlardan kaymak isteriz"...

Hazırlayan Nilgün Esin


Devamını okumak için TRT Haber DD Şubat Sayısı'nı iPad, iPhone ve Android cihazlarınızdan indirebilirsiniz. Google Play / AppStore





Yol Arkadaşım, Tokat Zile’de, Şeref Amcayla Müşerref Oluyor.

Bizim işin en keyifli yanı, kamera kapanınca yaşanan ilginç ve bir o kadar da keyifli zamanlar… İşte tam da öyle bir an! Günün yorgunluğu havanın soğuğu hatta açlık bile bir an akıldan çıkıyor. Yol Arkadaşım, güzide Anadolu insanı Şeref amcanın sesinden hoş bir sanat müziği eseri "Sefa geldiniz dostlar!"

Şeref amca ile yaptığımız çekim bitti. Zile'nin şehir merkezinde resmen ayak basılmamış yer kalmasın diye, sabah 07:00'de başladık çekimlere. Şeref amca Zile'de ömrünü geçirmiş, buraya ömrünü vermiş. 30 yılın üstünde, muhtarlık görevi yapmış. Dolasıyla her yeri göstermek istiyor bizlere… "Tamam yeterli Şeref amca" desem de, "dur şurası var, burayı da gör" diye diye ayaklarıma kara sular inmesini sağladı. Ama iyi ki de sağladı! Mahalle kültürünü unutanlar ve en az 300 yıllık evleri görmek isteyenlere, Zile çok iyi gelecek. Bana çok iyi geldi doğrusu... 21 yy. dünyasında çok da karşılaşamayacağınız bir saflık, bir samimiyet var sokaklarda ve insanlarında.

Şeref amca ile çekim bitti. Onu evine bırakacağız ve diğer konuyu çekmeye başlayacağız. Arabamız kalabalık, haliyle ve bir yetişme telaşı var. (Bugüne kadar 46 bölüm boyunca telaşsız bir çekim yaşamadım!)

Öğle Yemeği Yok! Çekime Devam…

Tam vedalaşmak için arabadan ineceğiz, yol arkadaşımız içimizdeki zamanı durdurup, anı yaşatıyor bize. Seksen yaşında bir beyefendi, Türk sanat müziği icra ediyor! Aşk ile “işte bu!” diyorum içimden, gönül zenginliği. Ekibimizin de yüzü gülüyor. Ben onlara sabahları bağıra çağıra türkü, şarkı okuyorum pek gülümsemiyorlar ama şimdi hepimizin kulaklarının pası silindi. :) Şarkı faslı bitiyor, Şeref amca; "göndermem sizi, hadi yemek yiyelim" diyor. Neşe yönetmenimiz "çekim güzel olunca, karnımız doyuyor. Sen sağ ol!" diyor. Bu demek olur ki; öğle yemeği molası yok, çekime devam :) Zaten birazdan "bat" için ablaların yanına gideceğiz, ayaküstü atıştırırız, diyoruz.

30 Yıllık Muhtar Şeref Amca’dan Anlamlı Protesto

Şeref amca şahsına münhasır bir bey... Kendisi değil ama çekim esnasında yanımıza gelen arkadaşları anlattı: "Senin yol arkadaşın, görüp görebileceğin en farklı protestoyu yaptı" dediler. Malum Şeref amca uzun yıllar muhtar olarak memleketi Zile'ye hizmet etmiş. Siyasi olarak aynı görüşte olsa da Zile Belediye Başkanı’na bir kaç eksik gördüğü hususu anlatmış ve elzem olduğunu söylemiş. Çalışmalarını beğenmediğini dile getirmiş fakat olumlu yanıt alamamış. Bir gün, bir park açılışında belediye başkanı konuşma yaparken; banklardan birine başkanın görebileceği şekilde, bankın sırt kısmına ayaklarını sıkıştırıp, sırtını da başkana dönmüş. Hiç kımıldamadan konuşma bitene kadar öylece oturmuş. Farklı yorumlar geliyor anlatanlardan, sonra gülüşmeler... Başkan, Şeref amcayı öyle görünce konuşmakta epey zorlanmış. Sonra Şeref amca konuşma bitince aynı tavırla yerinden kalkmış ve uzaklaşmış.

“Memleket, güzel kızım! Derdimiz, memleket olmalı.”

Durum, başkan açısından oldukça zor! Kalabalıklar içinde bir adam, sessiz bir eylemle ne çok şey anlatıyor, diyorum. "Tabi anlayana" diyor, Şeref amca. "Peki anladı mı sizi?" diyorum, “ben de hâlâ beni anlayıp anlamadığını anlamaya çalışıyorum, Zile'yi anlasın yeter! Derdim, memleket…” diyor. Sessizlik! Sessizliği bozan yine o oluyor, “Memleket, güzel kızım! Derdimiz, memleket olmalı” diyor. O, güneş ülke Anadolu'ya yıllarca her alanda, hizmet etmiş ve etmeye devam ediyor. Muhteşem bir Anadolu insanı… Onca zorluğa ve yaşına rağmen çekimi de bu yüzden kabul ettiğini anlamak zor değil. 80 yaşında ama hiç vazgeçmemiş. Yol Arkadaşım Şeref amca sağ ol, var ol.

Hazırlayan Nilgün Esin


Kaynak - TRT HABER Digital Dergi





Yol Arkadaşım’ın Sunucusu Nilgün Esin, Mardin Çekimleri Sırasında Kamera Akasında Yaşananları TRT Haber DD’ye Anlattı…

Telaşlı bir çekim günü daha... Güneş ülke Anadolu’da bir şehir, Mardin'deyiz.

Kahvaltı, sabah 07:00’de başladığından; ben de 05:30’da güne uyanıyorum. Çekim planlarında, geceden yapılan toplantıda, bazı değişikliler var. Tedirginim biraz. Ekip olarak, ön araştırmanın “son dakikaları” huzursuz eder bizi ama işimizin bir gerçeği; her an, her şey olabilir. Velhasıl başlıyoruz işe Mardin'de. O köy senin, bu ilçe benim… Yol hali bir telaş, çay molası vermeden devam ediyoruz. Merkeze gelince, detay çekimleri için ekip ikiye ayrılıyor. Ben yönetmenimiz Neşe Hanım’ın yanına gidiyorum. Demirciler Çarşı’nda bir dükkanda Reyhani oyunu çekimleri için çekime gelecek ağabeylerle sohbet halinde. Mavi gözleri ile bakan davudi bir ses bana sesleniyor: "gel, hoş geldin.” “Kızımız, programın sunucusu” diyor Neşe hoca. Pek oralı olmdan yine “otur” diyor. Neşe yönetmen "Selahattin ağabeyi ikna etmeye çalışıyoruz ama çekime gelmiyor” diyor. “Neden?” diye soruyorum, “dün de aradılar yine kabul etmedi mi çekimi?", dün arayan da bizdik diyorum.

“Bu Şehre Dört Kez Geldim Hiç Böyle Etkilenmedim”

Mardin'i anlatmaya başlıyor. Duyduğu aşkı, sevdasını öyle anlatıyor ki; ben bu şehre 4 kez geldim hiç böyle etkilenmedim, diyorum içimden. Sözünü kesiyorum, ilk kez söz üstüne söz ekliyorum. "Gönlümden geçen ne biliyor musunuz? Bunları çekimde anlatsanız..? Çünkü buna ihtiyacımız var, siz bu şehre bu kadar aşık mısınız?” Sonra başlıyorum ard arda sorular sormaya hatta cevaplarını bile beklemeden. “2 saattir anlatıyorum işte” diyor. “Hayır, çekimde anlatın” diye heyecan içinde ısrar ediyorum. "Tamam” diyor. Hiç beklemiyorduk “evet” diyeceğini, orada olan herkes şaşkın hatta "Reyhaniyi nerde çekeceksiniz?” diyor. Bir kaç yer söylüyoruz "benim evde çekin o zaman” diyor. Bir şaşkınlık daha bizde! Tipik Mardin mimarisi bir evde, ovaya bakan bir yerde evi. Benim telaşım, onun sükûneti birbirine karışıyor. Yola çıkıyoruz eve ulaşıyoruz çekim hazırlıkları, kameralar yerleşiyor. Osman amca bize Anadolu’da bir şükür oyunu olan Reyhani'yi anlatacak ve aktaracak, Selehattin amca ise Mardin 'i…

"Benim yaşıma gelince anlayacaksın aşkın, sevdanın, hüznün, acının, öğretilenlerin, öğrendiklerinin aslında yalan olduğunu…”

Hoş sohbet çekim bitiyor. Yüzüm gülüyor. Çekim sonrası sohbet ediyoruz. Yüzüme bakıyor. "Bu kadar iyi olma!” diyor bir anda. Anlam veremiyorum. “Gençliğin en güzel yanı bu heyecan ve iyi olma hali. Beni ikna etmeye çalışırkenki heyecanın, her şeyin iyi olması için yaptıklarınız… Yorulursun” diyor. O an ya ben 66 yaşına çıkıyorum ya da o benim yaşıma iniyor. Bilemiyorum, sadece dinliyorum: "Benim yaşıma gelince anlayacaksın aşkın, sevdanın, hüznün, acının, öğretilenlerin, öğrendiklerinin aslında yalan olduğunu… İyi insan olmaya çalışsan bile aslında olamayacağını, zaman zaman sana kötü diyebileceklerini ama bunun için bile üzülmemen gerektiğini… Ailenin, dostluğun olmadığını, bir başına olduğunu değerlerin, ön yargıların, sorguların hiçbir şey ifade etmediğini anlayacaksın ama geç kalacaksın. İyi olmaya çalışacaksın ama kendine hiç iyilik yapamamış olduğunu anlayacaksın. İşte o zaman 66 yaşında olacaksın ve dizlerin seni taşımayacak. O zaman” ne yapacağım ne olacak" dediğinde durup geçmişe bakacaksın ve tüm bunlar olup biterken, yaşamaya devam edeceksin” dedi. Bağ kurdum ama… Anlayamazdım, böyle bir boşluğa düşemezdim. "Yaşam " dedim, sustu. “Ne söylesem sen kendini yaşayacaksın” dedi. Sustum. Avukat'ım aslında ama staj bitimi memlekete döndüm, babamın yanında rehberlik yaptım, bir de bu şehre aşık oldum kaldım. “Peki, şimdi?” dedim, "yaşıyorum işte" dedi. Gitme vakti. “Güneş batarken ovaya bakın, öyle gidin” dedi. Evin balkonundan Mezopotamya’ya bakmak... “Ne çok şeye bakıyoruz ama görmüyoruz” dedi.

Çekim iyi ki bitmişti. Tarumar olmak bu olsa gerek.

Hazırlayan Nilgün Esin


Kaynak - TRT HABER Digital Dergi





Kıl keçisi tüyünden iplik eğiren teyzelerimizin yanına gidiyoruz bu meşakkatli zanaatın inceliklerini öğrenmek, onlarla sohbet etmek için. Palamut ağaçlarının gölgesi altına, el yapımı tahta düzenekler kurulmuş. Bellerinde ipi eğiren çarkı döndürmeye yarayan bir ip bağlı.

“Yol Arkadaşım” 3 -4 Eylül’de Aydın’ın Bozdoğan ilçesine bağlı Kızılca köyündeydi… Küçücük, ağaçlar içinde bir köy burası. Herkes güler yüzlü, misafirperver. Kıl keçisi tüyünden iplik eğiren teyzelerimizin yanına gidiyoruz bu meşakkatli zanaatın inceliklerini öğrenmek, onlarla sohbet etmek için. Palamut ağaçlarının gölgesi altına, el yapımı tahta düzenekler kurulmuş. Bellerinde ipi eğiren çarkı döndürmeye yarayan bir ip bağlı. Onlar yürüdükçe çark da dönüyor bir gıcırtı ile köy halkına teyzelerin iş başında olduğunu haber veren… O kadar çok ip var ki etrafımızda, kafamız karışık bir şekilde Habibe teyzemin yanına gidiyoruz bize bu düzeneği anlatsın, kılı nasıl ip yaptığını göstersin diye. 7 yaşında başlamış bu işe, şimdi ise 70’in üzerinde... O da çoğu teyzemiz gibi, annesinden öğrenmiş bu işi… Habibe teyze tüm içtenliği ile bizimle selamlaşıyor, başlıyor anlatmaya, ya da derdine ortak etmeye desek daha doğru olur…

“Fabrikalar çok hızlı, biz yetişemiyoruz…”

“Bizim zanaatımızı öldürdüler!” diye lafa başlıyor Habibe teyze… “Makinalar çıktı bize gerek kalmadı.”

Fabrikaların kılın içine elyaf katınca ipi eğirebildiğini anlatan Habibe teyze ekliyor, “fabrikalar çok hızlı, biz yetişemiyoruz…”

“Olur mu Habibe teyzem, senin yaptığın hakiki kıldan, içinde elyaf yok, bu en kıymetlisi” diyoruz.. “Bundan yapılan çadıra akrep yılan giremez! Elyaflı çadıra girer!” diyoruz, derdine ortak oluyoruz hemen.

“Senin yaptığın ipi fabrika alıyor değil mi?” diye soruyoruz bir umutla.. Evet diye cevap alınca biraz daha içimiz rahat, “iyi işte bak! Sizin kıymetli ellerinize hep ihtiyaç var” diyoruz.

1 Kilo İpten 1 Lira Kazanıyor Habibe Teyze…

“Ne kadara alıyorlar 1 kilo ipi Habibe teyze?” diyoruz, cevap tüm ekibin kalbine bıçak gibi saplanıyor o anda…

“1 lira kadın kızım.. Zam yaptılar yeni, bende yalan yok, 1.200 lira oldu” diyor…

Sabahtan akşama kadar 5 kilo yün eğirebildiğini söyleyen Habibe teyzenin günlük yevmiyesi, yeni zamla birlikte, en fazla 6 lira . Bir de Hasan amca var, Habibe teyzenin eşi, o da Habibe teyzenin eğirdiği ipi yumak haline getiriyor, o da olmasa en fazla günde 3 kilo ip eğirebilecekti…

“Bizim için öldü diyorlar…”

Habibe teyzeyle sohbet ettikten sonra Fadime teyzenin yanına uğruyoruz… O da ip eğiren başka bir teyzemiz… Başka konulardan konuşmaya gayret ettiysek de konu dönüp dolaşıp fabrikalara geliyor… Meslek bitti diyor. Bir de ekliyor, “bizim için öldü diyorlar…” İlk başta anlamıyoruz, Fadime teyze açıklıyor...

“Kılı elle eğiren kadınlar depremde öldü demişler, artık elle eğirme kalmadı demişler... Ondan ileri geliyor ki bilmiyorlar bizim hala yaşadığımızı, bu zanaatı yaptığımızı. Ondan ucuza çalışıyoruz böyle.” diyor.

Keyifle gittiğimiz Kızılca köyünden hem üzgün hem de hayal kırıklığı içinde ayrılıyor ve yola revan oluyoruz. Denecek söz, verilecek teselli bulamayarak teyzelerimizle vedalaşıyoruz. Duyduklarımız acı şeyler olsa da gördüklerimiz çok kıymetli bizler için… Yol Arkadaşım, öldü diye bilinen ip eğiren teyzelerle sohbet etti, dertlerine ortak oldu… Biz onlarda hiç ölmeyecek olan azmi gördük, dedikodulara itibar etmemek lazım…

Hazırlayan Nilgün Esin


Kaynak - TRT HABER Digital Dergi






Koyunların yaz aylarından çıkarken temizlenmesi için yapılan iş, geleneksel bir yarışmaya dönüştürülmüş.

Elcik, Tostos, Yünüm Böğeti… Alışık olmadığınız bu sözcükleri 1-2 Eylül arası Burdur’un Tefenni ilçesine bağlı Hasanpaşa beldesine gittiğinizde anlıyorsunuz. Yıllar evvel koyunların yaz aylarından çıkarken temizlenmesi için yapılan bu iş, artık geleneksel bir yarışmaya dönüştürülmüş.

Bu sefer yol arkadaşımız Ramazan (Takmaz) amca. “Takmaz” diyorlar ona, bizde neden diye soruyoruz, çünkü hiçbir şeyi kafasına takmaz diye cevap veriyorlar… Yıllardır katılıyor koyun sürüsüyle bu yarışmaya. O bir efsane! 10 yıldır birinci elcik, yani baş koyun, hiç tereddüt etmeden Takmaz’ın peşinden atlamış suya…

Bu yılki yarışma hazırlıkları başladı, bizde takmaz amcanın yanında, onunla birlikteyiz. Elcik koyununu süslüyor, iddialı değilim diyor. “10 yıldır sen ve sürün birinci, ne iddiası Takmaz amca!” diyoruz…

Yarışma sabah 04:30 başlıyor! Böğetin ordayız ve suya atlamayı bekleyen 16 sürü var. Çoban önde sürüler arkada bağlılığın temsili gibi ardarda suya atlıyorlar… Ramazan ağabey böğetin başında göründü, ahali heyecanlı… Sürü, en önde gelin gibi süslenmiş elcik koyun… Herkes sürünün hiç tereddüt etmeden çoban Ramazan amcanın arkasından suya atlayacağını düşünüyor ancak Ramazan ağabey suya girdiğinde tüm ahali dona kalıyor. Ramazan ağabey böğette ancak elcik arkasını dönüp geri dönüyor… Bir, iki koyun suda ama yetersiz… Herkes şaşkın ama en çok biz! 10 yıldır sürüsü ilk olan, bağını ispat etmiş Ramazan amca kayıt altına aldığımız bu görüntülerde bunu bize yansıtmıyor. Elcik koyunu vazgeçti ama olsun, yeni bir sürü, yeni bir çoban efsane olma yolunda ilerliyor. İyi de ne oldu bu Ramazan amcanın elcik koyununa, kameraları görünce niye vazgeçti?

Hazırlayan Nilgün Esin






Kömür kokan hayatlar, Toroslardan inen kar, Tarihi Rum Kale, gülen gözler, şen kahkahalar, Erikli yaylası…

Zonguldak

Zonguldak bölümümüzde kömür kokan hayatların hikâyesine ortak olduk. 2 gün boyunca kömür madeninde yerin 200 metre altında çekimlerimizi gerçekleştirdik. Zor ve çok yorucuydu elbet. Yerin altında yaşananları gördük bir de maden işçilerinin aileleri ile sohbet etmek için bölgedeki köylere gittik ve haliyle bizde uzun yıllardır kullanılan ve haber bültenlerine yansıyan pek çok vatandaşımızın hayatını kaybettiği çöken Zonguldak Çaycuma köprüsünden defalarca geçtik. Biz 12 saat önce o köprüyü kullanmış, çekimi kazasız belasız tamamladığımız için gönül rahatlığı ile eve dönüş yolundaydık. Elim haberi almamız haberlerden değil bölge halkının bizi arayıp bu üzücü haberi vermesiyle oldu, hepimiz sessiz kaldık. Zonguldak denilince hala sessiz kalıyoruz...

Gaziantep-Rumkale

Gaziantep bölümünün konularından biri tarihi Rum Kale idi. Çekim günü Gaziantep’te güçlü rüzgâr vardı. Savaşan köyüne yol arkadaşlarımızın yanına gittik. Malum hikâyeyi bölge halkı anlatacak fakat kimse güçlü rüzgârdan dolayı tekne ile karşıya geçmek taraftarı değil. Alabora olmak korkusu var herkeste. Ekibin gözü kara ve karşıya geçmek konusunda ısrarcıyız. Sonunda Mustafa amca(85) “ben daha gencim ve tekne ile bu havada Rum kaleye gitmem” deyince durumun ciddiyetin farkına vardık. Çekim için her şeyi göze alsak da bu kadarına hakkımız yoktu. O vakit ne yapmak gerekti? Rüzgârın kesilmesi için şans bizden yanaydı ve büyük tekne geldi, rüzgâr kesildi. Kazasız belasız çok güzel bir çekim oldu.

Trabzon- Erikli Yaylası- Guza Guza Geleneği

Trabzon'un Erikli yaylasında uzun yıllardır devam eden bir gelenek var "guza guza". Bu bölgede yağmur ve sis hayli çok olduğu için, yayla çocukları güneş açması için toplanıp kapı kapı gezerek mani söyleyip hanımlardan kaymak istiyorlar... Bizler de bu geleneğin ilk kez kayıt altına alınacağı için heyecanlıyız oldukça. Malum Anadolu'da genelde yağmur için dua edilir, ayrıyeten yönetmenimiz bir gün önce ön araştırma için Erikli yaylasına gitti sisten göz gözü görmüyordu. Ertesi gün yaylaya çıktık,2500 rakım, muazzam bir yer, çok etkilendik ancak bir sıkıntı var, sis yok! Güneş çok! Sabah saat 07.00 ekip “ya sis hiç inmez ise yaylaya” diye endişe içinde... Çocuklar hazırlandı biz hazırız ama havada sis yok. Öğleden sonra yönetmen yardımcımızdan gelen ses, hepimizi endişeden sevince sürükledi. “Sis iniyor yaylaya!” Nihayet çekime başladık ve şans bizden yanaydı. Güneş için duaya çıkıldı, kaymak toplandı, “kuymak” yenildi, çekim bitti dualar kabul oldu ve Güneş çıktı!



Hazırlayan Nilgün Esin


Kaynak - TRT HABER Digital Dergi


Yukarı